Demircilik – 5: Zülkarneyn Seddi

Demircilik yazı serisinin üçüncü yazısında bir iddiada bulunmuştuk. İddiamız Zülkarneyn(as)’ın yaptığı ve Kehf Suresi’nde anlatılan set ile ilgiliydi. Bugüne kadar hakkında çok farklı coğrafyalarda, farklı yerler olabileceği öne sürülmüştür. Bu örneklerden bir tanesi de Çin Seddi olmuştur. Başka bir coğrafyadaki örnek ise Bering Boğazı’nda yer aldığıdır. Bunlar meselenin cüzünü taşımakla bir doğruluk da içerebilirler. Buna karşın meselenin küllü olan yani Kehf Suresi’ndeki anlatılan seddin yeri ile ilgiliydi.

Bu çıkarımı yaparken bazı bilgilerden faydalanmıştık. Bunları tekrardan hatırlatmak yerinde olur. Yecüc kavmi bugünkü İbranilerin atalarıdır. İkincisi ise olayın vukuu bulduğu yer petrol yataklarına yakın bir yer olmalı fakat günümüzde orada petrol bulunmamalıydı. Bu iki bilginin ışığında seddin Orta Doğu’da olduğu kanısına varmıştık. Orta Doğu tahmininden sonra bir adım daha ileri giderek seddin Toros dağları civarında bir yerlerde olduğunu öne sürdük. Buna sebep Toros hem boğa/öküz hem de dağ anlamına gelmektedir. Oğuz Kağan başına taktığı çift boynuzlu başlığıyla ünlüdür ve Toros ismi buna binaen verilmiş olabilir diyerek yazımızı sonlandırmıştık.

Bu yazımız da iddiamızı biraz daha ileri taşıma niyetindeyiz. Bu iddiamızı bir sesli düşünme olarak da düşünmekte fayda var. Zira kesinlik içermese de seddin yeri için en azından bir değilleme olarak da bakılabilir bu yazıya.

İlk iddiamızı devam ettirerek Toros dağları civarındaki yerleri inceleyeceğiz. Toros dağlarına yakın bir bölge olduğunu destekleyecek yeni bir bilgiyi ilk iddiamızdan çok sonra öğrendik. Bu bilgi özetle şu şekilde “Nevşehir Derinkuyu yeraltı şehri çok değişik bir medeniyet tarafından korku üzerine inşaa edilmiştir. Yecüc ve Mecüc zulmünden korkanların milyonlarca senede oluşan doğal kayalara yaptıkları, oydukları şehir. Zülkarneyn(as) bu kavmi de güneşe çıkarmıştır.

“Nihayet, güneşin battığı yere ulaştı ve onu kızgın, kara ve çamurlu bir gözede batıyor buldu. O noktada bir de topluluğa rastladı. “Ey Zülkarneyn,” dedik, “bakalım onlara nasıl muamele edeceksin; (gücüne dayanarak) cezalandırma yolunu mu seçeceksin, yoksa onlara güzel mi davranacaksın.”

Kehf Suresi – 86. Ayet

Ayetin bir tefsiri de bu şekilde olup yeraltı şehrindeki insanların güneşi balçıkla batar gibi görüyorlardı.” Yeni öğrendiğimiz bu bilgilerle devam edelim. Bilindiği üzere Nevşehir Derinkuyu yeraltı şehri Toros dağlarına yakın bir bölgededir ki uzaklığı aşağı yukarı yürüyerek 4-5 günlüktür. Yecüc ve Mecüc zulmünden kaçan insanlar buraya sığındıklarına göre seddin de yakın bir bölgede olma ihtimali artmaktadır.

“Seddin arasına kadar ulaştı, onların (sedlerin) önünde hemen hemen hiç bir sözü kavramayan bir kavim buldu.”

Kehf Suresi – 93. Ayet

“ Bana demir kütleleri getirin, tam iki ucu denkleştirdiği vakit körükleyin dedi, tam onu bir ateş haline koyduğu vakit getirin bana dedi: üzerine erimiş bakır dökeyim”

Kehf Suresi – 96. Ayet

Bu noktada durarak şunu düşünmekte fayda var. İki seddin arası demir kütleleri ile dolduruluyor. Örnek rakamlarla bir hesaplama yapacağız. İki dağın arasını 250 metre gibi düşünebiliriz ki bu abes bir rakam değildir. Yükseklik açısından bir dağın yüksekliği 80 m ve üzeri olması kabul edilebilir bir rakamdır ki 100 metreler orta büyüklük sayılır bu manada. Bu yükseklik ve genişliğin üst üste durabilmesi için yaklaşık 10 metre bir genişlik gerekir. Demirin yoğunluğu metreküpte yaklaşık 8 tondur. Bu rakamlarla kaba bir müteahhit hesabı yaparsak en az 1.5 -2 milyon ton demire ihtiyaç duyulur. Rakamlar çok önemli değil lakin rakamların bize işaret ettiği bir durum var ki o da şudur. Seddin yakınlarında bir yerlerde demir madeni olmalıdır. Şimdi bu bilgiyle birlikte önceki bilgileri ele alalım

* Toros Dağlarının civarında olmalı

* Nevşehir Derinkuyu’ya yakın olmalı

* Aradığımız bölgeye yakın civarda demir madeni de bulunmalı

Demir madenlerinin nerelerde bulunduğunu öğrenmek için Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’nün sitesine bakabiliriz.

thumbnail_Screenshot_2018-12-30-22-22-18-1

Aradığımız özelliklere uygun yer Feke-Mansurlu havzasıdır. Bununla birlikte  Demircilik-3 yazısında “ O vadi düşey, yere doğruydu” ifadesi geçiyordu. Bahsettiğimiz bölgenin diger bir ismi de Çukurova’dır. Yani etrafi yüksek dağlarla çevrili düşey bir yerdir.

thumbnail_Screenshot_2018-12-30-22-23-58-1.png

İlk iddiamızı bir adım daha ileriye taşıyıp seddin Çukurova’da ve demir madenlerine yakın bir yer olabileceğini düşünüyorum. Bu noktada biraz daha ileri giderek bazı spekülasyon da yapabiliriz. Ateşe verilen demirin eriyip belirli bir bölgeye toplanarak o bölgedeki küçük çaplı bir demir madenine dönüşmüş olabileceği gibi lakin şimdilik yukarıdaki iddiamız yeterli diye düşünüyorum.

Reklamlar

Axis Mundi – 1

Dünyanın merkezi neresidir? Bu soru, cevabı çokça merak edilen bir soru olmuştur insanlık tarihi boyunca. Buradaki soru hangi açıdan merkez olduğuna bağlı olarak değişmektedir. Yazı dizimizde ise axis mundi kavramını ele almaya çalışacağız. Axis mundi konusuna geçmeden önce merkez kavramına bir göz atmak faydalı olacaktr. Merkez orta noktaya verdiğimiz isimdir. Yani kaynaklık eden nokta gibi anlaşılabilir. Merkez kavramı zamanla sembolleşmiş ve merkez sembolü ile ifade edilir hale gelmiştir.

Merkez sembolünün birçok farklı kullanımı mevcuttur. Maddi merkezler gibi manevi merkezlerde bu sembolizme dahil edilmiştir. Nihayetinde bütün merkez sembolleri bizi dünyanın merkezine ulaştıracaktır. Bu merkez ister ev, ister tapınak olsun isterse dağ olsun dünyanın merkeziyle irtibatlıdır. Her ne kadar dünyanın merkezi tatminkar bir sonuç gibi dursa da bunu daha da ileri götürebiliriz. Şöyle ki dünya yaratılmadan önce göklerle yerin bir olduğu ve bu birlikteliğin olduğu durumda, yön kavramı da olmayacaktır.Burada yön kavramı olmaması nokta sembolizmine de geçiş sağlar.

“İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığmızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?”

Enbiya Suresi – 30.Ayet

Bahsettiğimiz nokta sembolizmine ayette işaret vardır ki zamansızlık ve boyutsuzluk halini içerir ayetteki bitişiklik hali. Ancak bu ayrımdan sonra bir merkez sembolünden bahsedebiliriz.

Her inançta ister hak olsun ister batıl, bir merkez mutlaka olmuştur. Bu merkezin simgeciliği ve kozmolojik imaları, Mircea Eliade üç ana madde de toplamıştır.

1- Kutsal Dağ – ki burada gök ve yer buluşur.Dünyanın merkezidir.

2- Her tapınak yada saray bir kutsal dağ ile özdeşleşir ve merkez olur.

3- Bir axis mundinin geçtiği yerler olarak kutsal şehir yada tapınak, gök, yer ve yer altının birleştiği bir yer olarak görülür.

Bu maddelerin örneklerine bakmakta fayda vardır. Hint inançlarında Meru dağı dünyanın merkezindedir ve üstünde kutup yıldızı parlar. Ural-Altay halkları Sumeru dağının tepesinde kutup yıldızının asılı olduğunu düşünürler.

gora-favor-izrail-hram-preobrazheniya-opisanie-istoriya
Tabor Dağı

Buna benzer inançlara Finlerde, Japonlarda ve birçok farklı coğrafyada da rastlanmaktadır. Filistindeki Taabor dağı göbek(yerin göbeği) manasına gelmektedir. Tapınakların isimleri de kozmik dağa benzetilmiş ve “Evin dağı”, “Bütün toprakların dağının evi” “Gökle yer arasındaki bağ” gibi isimler almışlardır. Kutsal dağ ve tapınak ile merkez irtibatı bu şekilde ilişkilendirilmiştir.

Kutsal kentlerde de benzeri bir irtibatlandırma kurulmuştur. Babilin birçok isminden biri de “göğün ve yerin temelinin evi”dir. Şehir yer altıyla da irtibatlıdır. Çünkü şehir apsu kapısının üzerine inşaa edilmiştir. Apsu yaratılış öncesi Kaos suları anlamındadır. Aynı mimari gelenek Kudüs Tapınağı’nda da vardır. Tapınak “tehom(apsu kelimesinin İbranicesi )”un üstündedir. Bu tapınak mimarisi kadim bir bilgidir ve iki farklı örnekte kullanımını gördük.

Bu mimari yapının temelinde şu yatar, Kaostan Kozmosa bir geçişi temsil eder. Su üzerine inşaa için kadim bir bilgi demiştik ve Sicim Teorisi yazılarında şu ayeti tefsir etmiştik.

“ O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan için, henüz Arş’ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratandır. Böyle iken “Ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz” desen, inkârcılar “Mutlaka bu, apaçık bir büyüdür” derler.”

Hud Suresi – 7. Ayet

Bu mimari bilgiyi ilk kullanan ise atamız Adem(a.s)’dır. Yeryüzünün ilk mabedi Kabe’nin inşaa edileceği yerin bir su birikintisiyle kaplı olduğundan sevdiğimiz bir büyüğümüz bahsetmişti. Yani bir anlamda bu mimari kozmogoninin tekrarıdır bu mimari ve bu nedenle de kozmogonin merkezinde yer aldığından dünyanın merkezinde kabul edilir. Yazının başında bahsettiğimiz noktanın başlangıcına dahil olduğundan merkez sayılan farklı coğrafyada ki tapınaklar da dünyanın merkezi diye anıla gelmiştir. Bu sebeple merkezilik taşımışlardır.

Yukarıdaki örneklerde tapınak ve şehirlerin hangi sebeple merkezde sayıldığını açıkladık. Bu noktadan sonra ise yazımızın başlığı olan axis mundi ile devam edeceğiz.

Axis mundi mitolojide gök , yer ve yer altındaki ilişkinin olduğu yerdir. Daha yüksek ve daha aşağı alemlerle arasındaki iletişim bu noktadan sağlanır. İskandinav mitolojisinde de buna benzer bir ayrım vardır. Asgard, midgard ve alt alemler şeklinde. Gök, yer ve yer altı alemler olarak. Bu üçe ayrılmış evren tasavvuruna Demircilik – 4 yazısında değinmiştik. Haşr Suresi 1. ayet ile Taha Suresi 6. Ayeti’ne birlikte bakıldığında bu üçe ayrılmanın bir hakikat olduğu kanaatine varmıştık. Bu üç alemi birbirine bağlayan hayat ağacı inancı Orta Asya’da, İskandinavlarda, Cermenlerde ve Mezopotamyada ve birçok farklı yerde mevcuttur. Bu inanç masallara bile konu olmuştur. Jack ve fasulye sırığı masalı en eski masallardan birisidir. Masaldaki sihirli fasulyeler toprağa düştüğünde, devasa bir fasulye sırığına dönüşür ve göğe kadar ulaşır.

thumbnail_Screenshot_2018-12-18-01-04-11-1
Jack ve Fasulye sırığı

Sırığa tırmanan Jack o alemden sihirli harp ve altın yumurtlayan tavuk gibi şeylerle yeryüzüne geri döner. Burada Asgarda çıkma ve tekrardan Midgarda dönüşün izleri vardır. Üstelik Asgard altınların bol olduğu ve sihirli bir diyar olarak tasvir edilir. Bu bize şunun da ip ucunu verir ki, zamanında yaşanan olaylar zamanla unutularak birer masala(ustureye) dönüşmüştür. Devam edeceğiz.

GÖKLER ÜZERİNE DÜŞÜNCELER-2

Öncelikle yazılarıma verdiğim uzun aradan dolayı sizlerden özür dilemek istiyorum.

Ufolar veya dillere pelesenk olmuş hali ile “uzaylılar” dünya dışı yaşama dair günümüz dünyasında zihinlere çokça işlenen kavramlar olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Dünya dışı yaşama ilişkin uzayın derinliklerinde su formlarının bulunması, çeşitli mikroorganizmalara rastlanması gibi yaşam formlarına ilişkin açıklamalar bulunsa da bilimin evrensel olarak kabul ettiği dünya dışı zeki yaşam formları bulunmamaktadır.

Dünya dışı zeki varlıklar olarak ele alacağımız husus yerleşik bilimsel paradigmanın dışında ele alınmaktadır. Bunda dünyanın önde gelen devletlerinin veya bazı insanların başını çektiği dünyadışı zeki yaşam formlarına dair sistematik örtbas sisteminin etkisi olduğu unutulmamalıdır.

Sistematik örtbas sisteminin arkasında dünya dışı yaşama dair olgular genel geçer olarak kabul edildiğinde günümüz bilimsel, ekonomik ve daha başkaca anlayışların arkasında yer alan yerleşik paradigmanın çökeceği korkusu yer almaktadır.

Örtbas sisteminin etkili aracı şüphesiz medya üzerinden yürütülmektedir. Medya, özellikle basına yansıyan UFO olaylarını hafife alma eğiliminde olup yayılan bulguları kitlelere anomaliler şeklinde yansıtmaktadır. Böylelikle statüko korunacak ve insanlığın belki de yakın gelecekte yaşayacağı dönüşümü kendi elleriyle engellemiş olacaklardır.

Örtbas sistemini yürütenlerin şüphesiz insan doğasını bildikleri bir gerçekliktir. İnsan, yapısal olarak kendi dengesini bozabilecek olaylardan kaçınmaktadır. Bunun yolu hakikati alaya almak veya bütünüyle redde kadar gitmektedir. Günaha giren insan ilk başlarda ondan rahatsızlık duyar ancak günahı sürekli tekrarlayan hale geldiğinde vicdanı rahatlatmak olarak onu günah saymamaya baslar. Dolayısı ile konfor alanı da bozulmamış olur.

Örtbas politikası sürdürülse dahi insanlığın dünya dışı yaşam formlarına olan ilgisi her geçen gün artmaktadır. Günümüzde, örtbas sisteminin yerini yavaş yavaş kademeli ifşa sisteminin aldığı görülmektedir. Kademeli ifşa sistemi içinde medya, sinema, sanat, siyaset gibi topluma direkt olarak etkisi olan isimler bulunmaktadır. Özellikle film endüstrisi bunun önemli bir parçasını oluşturmaktadır. 2016 yılında vizyona giren “Arrivals” filmi zihinleri hazırlamaya yönelik önemli bir örnek teşkil etmektedir. Filmde birden çok uzay gemisinin dünyanın çeşitli yerlerine iniş yapınca dünya da sansasyonel olaylara neden olması ve insanların amaçlarının ne olduğu bilinmeyen uzaylılarla iletişim kurmanın yollarını aramaya başlaması konu edilmektedir. Her ne kadar dünya dışı varlıklarla temaslara ilişkin içinde bulunduğumuz zaman diliminde kitlesel olarak bir temas veya bireysel temaslara ilişkin genel geçer bir kabul olmasa da geçmiş zaman dilimlerinde bu temasların olmadığı söylenemez. Eski Mısır’a baktığımızda tabletler, tamgalar, ikonik resimler o dönem insanlarında da dünya dışı yaşama dair bilinç olduğunu göstermektedir. Eski Mısır tapınaklarının duvarları ilginç ve dikkate değer pek çok resimle süslenmiştir. Aşağıdaki hiyeroglifte (Abydios Tapınağı) bugün UFO olarak lanse edilen dünya dışı varlıklarla özdeşleşmiş araçsal objelere rastlanmaktadır.

hiyeroglif

Yine tapınaktaki bazı yazıtlarda Güneş Tanrısı olarak lanse ettikleri Ra için; “Sen, yıldızların ve ayın altında dolaşansın. Sen, Aton gemisini yorulmak bilmeden Sirius ve Kuzey kutbundaki batmayan yıldızlarla yeryüzü arasında sürensin.” Denmiştir. Geçmişte yaşayıp, dünya sahnesinden çekilen kadim uygarlıkların göklerle ilgili bilgilerinin ne denli derin olduğu görülmektedir.

Meksika’da bulunan eski tabletlerde de UFO gibi göksel objelere rastlanmıştır. Zaman dilimlerinin farklı ancak objelerin aynılığı göz önüne alındığında insanlığın ortak hafızası bize neyi anlatmaktadır?

Aralarında yüzbinlerce kilometre bulunan ve hiçbir bağlantı kurmamış dünyanın değişik yerlerindeki insanların dünya dışı yaşama dair hemen hemen benzer öyküleri anlatmaları dikkate değerdir. Aynı şeyi cennet tasavvuru için de söylemek mümkündür. İnsanlara cenneti nasıl hayal ediyorsunuz? Şeklinde sorulduğunda oransal olarak çoğunun Manhattan gibi yüksek gökdelenlerin olduğu, teknolojik gelişmenin ileri seviye de olduğu yerleri değil, orman, ağaç, akarsular, göller vb. Doğal yaşama dair bir Cennet tasavvur etmesi yaratılış hakikatindedir. Asli yurdundan kovulup dünyaya sürülen Ademoğlu, hala asli vatanına dair unsurları bünyesinde taşımaktadır. Hayalin de bir hakikati olduğu unutulmamalıdır.

Bir sonraki yazımızda dünya dışı zeki yaşam formlarıyla insanlığın yaşadığı/yaşayacağı temas süreçleri, geçmişte yaşanan temaslar ve ifşa sürecinin ardında yatan hakikati keşfetmeye çalışacağız…

“Subhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Herşeyi hakkıyla bilen, herşeyi hikmetle yapan Sensin.” (Bakara/32)

Sicim Teorisi – 4

“Canlı demir atomuyla cansız demir atomu arasında ne fark vardır?”

Son yazımızı bu şekilde bitirmiştik. Soruyu biraz açma adına şöyle devam edebiliriz. Hep söylenir insan atomlardan meydana gelir diye. Örnek açısından önünde duran çayın bardağının içindeki demir atomu cansız bir şekilde çayın içerisinde durmakta ve çaydan bir yudum alındığında demir atomu vücuda giriyor ve artık canlı bir organizma içerisinde yer alıyor. Yazı dizimizde esirden canlılara kadar maddesel bir yol izledik ama canlılığı sağlayan nedir? Verdiğimiz çay örneğindeki gibi yapısal bir değişikliğe uğramamasına rağmen insanı oluşturan atomlara bir yenisi ekleniyor. Peki canlılığı sağlayan şey nedir bu atomlara? Her ne kadar canlılık hücrede başlar denirse de nihayetinde hücre de atomlardan meydana gelmektedir. Bunun yanında bütün maddeler/atomlar tam kararında bir araya da gelse bir canlılık gösteremiyor. Bu noktada canlılıkla ilgili cevabımız maddeüstü bir varlık olan ruhtur. Ruh ile canlılık sağlanır. Ruh maddeye bağlı değil aksine madde ruha bağlıdır ki bir araya gelen maddeler bir canlılık gösterebiliyor.

Burada şunu söyleyebiliriz ki evet madde gerekli lakin canlılık için ruhun gerekli olduğudur. Aslında bilimsel olarak canlılığın net bir tanımı yoktur. Farklı farklı tanımlar olsa da tam bir netlik içermez bu tanımlar. Canlılık konusuna değinildiğinde aklımıza iki ayet gelmekte.

Allah her canlıyı sudan yarattı. Kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayak üstünde yürür kimi dört ayak üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır. Şüphesiz Allah herşeye kadirdir.”

Nur Suresi – 45. Ayet

Tefsirlerde genel olarak hayvanların kastedildiği söyleniyor ki ayette her canlıyı ifadesi “dabbe” kelimesi ile karşılanmıştır. Dabbe hayvanlar için kullanılsa da kelime anlamı itibariyle hareket eden manasında da gelmektedir. Planktondan balinaya, virüslere(bilimsel olarak canlı ile cansız arasında durur) ve dahi bitkileri bu sınıfa dahil edebiliriz.

“O inkar edenler görmüyorlar mı ki göklerle yer bitişik idi Biz onları ayırdık; her canlıyı sudan yarattık. Hala inanmıyorlar mı?”

Enbiya Suresi – 30. Ayet

Enbiya Suresi’nde de her canlıyı sudan yaratttık ifadesi geçiyor. Nur Suresi ayetindeki gibi ama aralarında fark var. Enbiya suresindeki ayette canlı ifadesi dabbe kelimesi ile değil “hayyin” kelimesi kulanılmıştır. Hayyin kelimesi hayat/yaşam sahibi anlamına gelmektedir.

Bahsettiğimiz şekilde hayvanlarda hayat sahibi olsalarda buradaki başka bir mana imtihana tabii şeklinde de anlaşılabilir.

“Cinleri de daha önce dumansız ateşten yarattık.”

Hicr Suresi – 27. Ayet

Nur Suresi’ndeki ayette her hareket edeni sudan yarattık denilirken cinlerin ise ateşten yaratıldığından bahsediliyor. Bu farklılığın anlaşılması adına daha önceki yazılarımızda bahsettiğimiz “Arşı su üstündeydi” ayetini hatırlamakta fayda var. Buradaki suyu esir maddesi ile tefsir etmiştik. Esir ve sonrasında sicim teorisi görünen alemin yapıtaşıdır.

thumbnail_Screenshot_2018-11-15-16-32-29-1.png

Yani Nur Suresi’ndeki ayette kastedilen su kelimesinin de esir maddesi olduğunu düşünmekte bir beis yoktur ki ateş , toprak, havada nihayetinde sicimlerden meydana gelmektedir. Yine Nur Suresi 45. Ayet’te yaratma için “halak” kelimesi geçmekte. Bu noktadan hareketle bütün dabbelerin kaynağı sudur/esirdir şeklinde bir anlam çıkartabiliriz. Ayrıca gök cisimleride bu manada dabbeye dahil edilebilir. Bu perspektifle Enbiya Suresi 30. ayette “cealna” geçmekte yaratma için. Cealna kılmak anlamındadır. Bakara 30. Ayet’te de yeryüzüne bir halife yaratacağım kelimesi de cealna ile karşılanmıştır. Enbiya Suresi 30. Ayet’te hayyin hayat sahipleri ile ayrı bir vurgu var. Buradaki kastedilen su 4 unsurdaki su olabilir.

Canlılık kavramına değinmemizin sebebi madde dışı varlık olan ruha değinmekti lakin konu esirle ilgili olduğundan biraz uzattık. Zira her şeyin teorisini aramaktayız. Ruh gibi madde dışı bir şeyde nurdur. Nurda ruh gibi maddeyle temasta bulunur. Yine nuru da ruh gibi maddenin safhalarında ararsak bulamayacağız. İnsanla ilişkisi bakımından cesed-i necm-i nurani gibi bir nurani yıldızsal bedeni vardır insanın.

Yazı dizimizin başından bu yana her şeyin teorisinin ne olduğunu arıyorduk. Şimdiye kadar ele aldığımız konuların hepsinin bir kaynağı vardır. İlk yaratılan alemlere rahmet Hz Muhammed(sav)’ın ruhu idi.(Nur-u Muhammediye). Nur-u Muhammediye yaratılmadan evvel hiçbir yaratılmışlık yoktu. Daha sonra Yaradan Nur-u Muhammediye’den yokluk alemini yarattı. İşte o yokluk aleminden yani yokluktan da her şeyi yarattı.

Baştan bu yana aradığımız Her şeyin Teorisi yani yapı taşı Nur-u Muhammediyedir. Diğer bütün yaratılmışlar bu nurdan meydana gelmiştir. Elbette Nur-u Muhammediye’yi de yaratan tek kaynak Allah’tır.

Demircilik – 4

Zaman günümüzde lineer bir şekilde ilerleyen bir şekliyle ele alınır. Bu düşünce kısmen doğru olsa da bu ilerlemede döngüsellik olduğu düşüncesi kadim bir düşüncedir. Burada konunun anlaşılması için mevsimler örneği verilebilir. Yıllar ilerlerse de dört mevsimin özellikleri yıl içerisinde zamanına göre ortaya çıkar. Bu düşünce tarzı, daha büyük çağlar için Hint öğretisinde dört çağ olarak ele alınmıştır. Bu çağlar altın, gümüş, bronz ve demir çağları olarak adlandırılmıştır.

Bu dört çağda katılaşma/maddileşme altından demire doğrudur. Bahsettiğimiz katılaşma kalp katılığı olarak kullandığımız deyimdeki katılığa bir manada benzerdir. Letafetten kesifliğe doğru bir düşüştür bu. Büyük çevrimlerin içerisinde yine küçük boyutlu çevrimler de meydana gelmektedir. Katılaşma arttıkça “sağlamlık” öne çıkmaktadır. Pek çok eski toplumlarda binalar ahşaptandı. Zamanla inşaatlarda ahşap yerini sağlamlık adına taşa bırakmıştır. Şehirlerdeki hayat zirai hayat tarzından daha katı olduğundan ahşabın yerini taş almıştır ve günümüzde madenlerin de işin içerisine girmesiyle yapı inşaasında daha sağlam olan demir ve türevlerinin kullanımı gittikçe artmaktadır.

Genel olarak demir sanayileşmiş ve makineleşmiş modern medeniyette gittikçe büyüyen bir rol oynamaktadır. Şehirler adeta demir yığınına dönüşmekte. Demir kullanımı eski toplumlarda farklılıklar göstermiştir. Pek çok halkta demircilik yapanlar kısmen toplumdan uzaklaştırılmaya veya bir kenara itilmeye maruz kalmıştır. Avrupa ve kimi Afrikalı toplumlarda demirciler bir kenarda tutulmuştur. Hatta İngilizce smith kelimesi demircilik manasına gelirken, blacksmith de demircilik anlamına gelmektedir ki bu manada demirciliğin olumsuz karşılandığını bize gösterir. Bununla birlikte kimi toplumlarda ise demircilik yüceltilmiştir. Hatta tasavvufi teşkilatlara temel teşkil etmiştir. Örnek verecek olursak Türk toplumu bu manada örnek verilebilir.

Bu noktada demirciliğin/demirin hem kutsal bir yönü hemde kötü(black)/aşağı bir yönü vardır. Geleneksel bakış açısı metallerle madencilik “yeraltındaki ateş” ile doğrudan ilgilidir. Bu bağlantıya örnek veren Rene Guenon yeraltındaki ateş “vulcain” ile Kitab-ı Mukaddes’teki Tubalcain adı arasındaki benzerliğe dikkat çeker. Tubalcain bir görüşe göre Kabil’in soyundan gelip demircilikle uğraşan ilk insan diye anlatılır.

Tubalcain

Yararlı yönünü ele alacak olursak demircilik mesleği değişebilmeye/dönüşebilmeye elverişli bir meslektir. Nitekim birçok İslam alimi de demircilik mesleğini icra ederek bu değişimden geçmiştir. Bunun tersine olarak demirin sadece din dışı(profane) kullanımı olduğunda, üst düzeydeki(manevi) ilkelerle kurulabilecek her türlü iletişimi kopardığından sadece “zararlı” yönü ortaya çıkacaktır ve kendisini dengeleyecek her şeyden yoksun olacaktır bu kullanım.

Günümüzde artan demir kullanımında da bu tarz bir kullanım söz konusudur. Bizzat makineleşmenin teorisi ve pratiğinde özellikle yıkıcı olan bu şeytani/aşağı yanı ortaya çıkaracaktır. Transhümanizm konusu burada yerinde bir örnektir. Bu demir kullanımı din dışı (profane) bir kullanım olduğundan ahsen olan insan bedenini bozmaya ve aşağı düşürme çabasıdır. Doğal olarak materyalist birisi (dini farketmez) bu durumdan kuşku duyabilecek bir güce de sahip değildir. Bu zararlı kullanımın ortaya çıkış sebebi sanki bu din dışı tutum sebebiyledir ve dünyaya yararlı niteliklerin kapısını kapamışlar gibidirler.

Bu davranışlarla birlikte hız kazanan Singularity akımıyla insan vücudunun tahrip edilmesi ve nihayetinde Yecüc ve Mecüc’ün tekrardan çıkmasına bir hazırlıktır. Bu hazırlık bahsettiğimiz alt güçleri tekrardan sahneye davet etmekten ibarettir. Alt güçler dememizin sebebi ise sembolizm açısındandır. Yukarıda bahsettiğimiz yeraltındaki ateş kavramını biraz açarsak şamanizmde evren üçe ayrılır. Gök yer ve yeraltı şeklinde ve kötücül ruhlar yeraltındadır. Bu kavramları ayetlerle açıklarsak

“Göklerde ne var yerde ne varsa Allah’ı tesbih ve tenzih eder. O, azîzdir, hakîmdir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).”

HAŞR-1

“Göklerde ne var, yerde ne varsa O’nundur. Bu ikisi arasında olan, yerin altında olan da O’nun’dur.”

TAHA-6

Göklerde ve yerde olanların tesbih ve tenzih ettiği söylenirken Taha – 6. ayette yerin altındakiler için tesbih ve tenzih etmeden bahsedilmemiş. Yani yerin altındakilerin tesbih etmediğini anlıyoruz. Bu manada Yecüc Mecüc de yeraltına ait varlıklardır. Yeraltında zikretmeyenler kategorisinde bulunan Yecüc Mecüc tekrardan zuhur edecektir. Bu zuhur etmede en büyük engel ise seddin delinmesidir.

Yecüc Mecüc ile ilgili hadisi şerifi az çok herkes duymuştur. Seddi delmeye çalışırlar lakin ertesi gün geldiklerinde seddi yine eskisi gibi bulurlar. Sonunda müddetleri dolduğunda ise “inşallah” yarın delersiniz dediklerinde ise seddi bıraktıkları gibi bulurlar ve seddi delerek insanların arasına çıkarlar. Uzunca süredir dikkatimi çeken bir nokta idi buradaki inşallah sözü. Bu konuda yukarıda bahsettiğimiz Yecüc Mecüc’ün yerin altında zikretmeyenlerden olduğunu söylemiştik. İnşallah sözünün yeraltından bir çıkış bileti olduğunu ve oradan yeryüzüne çıkışın ancak zikirle meydana geldiğini düşünüyorum. Yani bu zikir Yecüc Mecüc’ün yeraltından yeryüzüne çıkışı için kullandıkları bir bilet gibidir. İnşallah sözünün tevili bu şekilde olabilir- Allahualem-.