Sicim Teorisi – 4

“Canlı demir atomuyla cansız demir atomu arasında ne fark vardır?”

Son yazımızı bu şekilde bitirmiştik. Soruyu biraz açma adına şöyle devam edebiliriz. Hep söylenir insan atomlardan meydana gelir diye. Örnek açısından önünde duran çayın bardağının içindeki demir atomu cansız bir şekilde çayın içerisinde durmakta ve çaydan bir yudum alındığında demir atomu vücuda giriyor ve artık canlı bir organizma içerisinde yer alıyor. Yazı dizimizde esirden canlılara kadar maddesel bir yol izledik ama canlılığı sağlayan nedir? Verdiğimiz çay örneğindeki gibi yapısal bir değişikliğe uğramamasına rağmen insanı oluşturan atomlara bir yenisi ekleniyor. Peki canlılığı sağlayan şey nedir bu atomlara? Her ne kadar canlılık hücrede başlar denirse de nihayetinde hücre de atomlardan meydana gelmektedir. Bunun yanında bütün maddeler/atomlar tam kararında bir araya da gelse bir canlılık gösteremiyor. Bu noktada canlılıkla ilgili cevabımız maddeüstü bir varlık olan ruhtur. Ruh ile canlılık sağlanır. Ruh maddeye bağlı değil aksine madde ruha bağlıdır ki bir araya gelen maddeler bir canlılık gösterebiliyor.

Burada şunu söyleyebiliriz ki evet madde gerekli lakin canlılık için ruhun gerekli olduğudur. Aslında bilimsel olarak canlılığın net bir tanımı yoktur. Farklı farklı tanımlar olsa da tam bir netlik içermez bu tanımlar. Canlılık konusuna değinildiğinde aklımıza iki ayet gelmekte.

Allah her canlıyı sudan yarattı. Kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayak üstünde yürür kimi dört ayak üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır. Şüphesiz Allah herşeye kadirdir.”

Nur Suresi – 45. Ayet

Tefsirlerde genel olarak hayvanların kastedildiği söyleniyor ki ayette her canlıyı ifadesi “dabbe” kelimesi ile karşılanmıştır. Dabbe hayvanlar için kullanılsa da kelime anlamı itibariyle hareket eden manasında da gelmektedir. Planktondan balinaya, virüslere(bilimsel olarak canlı ile cansız arasında durur) ve dahi bitkileri bu sınıfa dahil edebiliriz.

“O inkar edenler görmüyorlar mı ki göklerle yer bitişik idi Biz onları ayırdık; her canlıyı sudan yarattık. Hala inanmıyorlar mı?”

Enbiya Suresi – 30. Ayet

Enbiya Suresi’nde de her canlıyı sudan yaratttık ifadesi geçiyor. Nur Suresi ayetindeki gibi ama aralarında fark var. Enbiya suresindeki ayette canlı ifadesi dabbe kelimesi ile değil “hayyin” kelimesi kulanılmıştır. Hayyin kelimesi hayat/yaşam sahibi anlamına gelmektedir.

Bahsettiğimiz şekilde hayvanlarda hayat sahibi olsalarda buradaki başka bir mana imtihana tabii şeklinde de anlaşılabilir.

“Cinleri de daha önce dumansız ateşten yarattık.”

Hicr Suresi – 27. Ayet

Nur Suresi’ndeki ayette her hareket edeni sudan yarattık denilirken cinlerin ise ateşten yaratıldığından bahsediliyor. Bu farklılığın anlaşılması adına daha önceki yazılarımızda bahsettiğimiz “Arşı su üstündeydi” ayetini hatırlamakta fayda var. Buradaki suyu esir maddesi ile tefsir etmiştik. Esir ve sonrasında sicim teorisi görünen alemin yapıtaşıdır.

thumbnail_Screenshot_2018-11-15-16-32-29-1.png

Yani Nur Suresi’ndeki ayette kastedilen su kelimesinin de esir maddesi olduğunu düşünmekte bir beis yoktur ki ateş , toprak, havada nihayetinde sicimlerden meydana gelmektedir. Yine Nur Suresi 45. Ayet’te yaratma için “halak” kelimesi geçmekte. Bu noktadan hareketle bütün dabbelerin kaynağı sudur/esirdir şeklinde bir anlam çıkartabiliriz. Ayrıca gök cisimleride bu manada dabbeye dahil edilebilir. Bu perspektifle Enbiya Suresi 30. ayette “cealna” geçmekte yaratma için. Cealna kılmak anlamındadır. Bakara 30. Ayet’te de yeryüzüne bir halife yaratacağım kelimesi de cealna ile karşılanmıştır. Enbiya Suresi 30. Ayet’te hayyin hayat sahipleri ile ayrı bir vurgu var. Buradaki kastedilen su 4 unsurdaki su olabilir.

Canlılık kavramına değinmemizin sebebi madde dışı varlık olan ruha değinmekti lakin konu esirle ilgili olduğundan biraz uzattık. Zira her şeyin teorisini aramaktayız. Ruh gibi madde dışı bir şeyde nurdur. Nurda ruh gibi maddeyle temasta bulunur. Yine nuru da ruh gibi maddenin safhalarında ararsak bulamayacağız. İnsanla ilişkisi bakımından cesed-i necm-i nurani gibi bir nurani yıldızsal bedeni vardır insanın.

Yazı dizimizin başından bu yana her şeyin teorisinin ne olduğunu arıyorduk. Şimdiye kadar ele aldığımız konuların hepsinin bir kaynağı vardır. İlk yaratılan alemlere rahmet Hz Muhammed(sav)’ın ruhu idi.(Nur-u Muhammediye). Nur-u Muhammediye yaratılmadan evvel hiçbir yaratılmışlık yoktu. Daha sonra Yaradan Nur-u Muhammediye’den yokluk alemini yarattı. İşte o yokluk aleminden yani yokluktan da her şeyi yarattı.

Baştan bu yana aradığımız Her şeyin Teorisi yani yapı taşı Nur-u Muhammediyedir. Diğer bütün yaratılmışlar bu nurdan meydana gelmiştir. Elbette Nur-u Muhammediye’yi de yaratan tek kaynak Allah’tır.

Reklamlar

Demircilik – 4

Zaman günümüzde lineer bir şekilde ilerleyen bir şekliyle ele alınır. Bu düşünce kısmen doğru olsa da bu ilerlemede döngüsellik olduğu düşüncesi kadim bir düşüncedir. Burada konunun anlaşılması için mevsimler örneği verilebilir. Yıllar ilerlerse de dört mevsimin özellikleri yıl içerisinde zamanına göre ortaya çıkar. Bu düşünce tarzı, daha büyük çağlar için Hint öğretisinde dört çağ olarak ele alınmıştır. Bu çağlar altın, gümüş, bronz ve demir çağları olarak adlandırılmıştır.

Bu dört çağda katılaşma/maddileşme altından demire doğrudur. Bahsettiğimiz katılaşma kalp katılığı olarak kullandığımız deyimdeki katılığa bir manada benzerdir. Letafetten kesifliğe doğru bir düşüştür bu. Büyük çevrimlerin içerisinde yine küçük boyutlu çevrimler de meydana gelmektedir. Katılaşma arttıkça “sağlamlık” öne çıkmaktadır. Pek çok eski toplumlarda binalar ahşaptandı. Zamanla inşaatlarda ahşap yerini sağlamlık adına taşa bırakmıştır. Şehirlerdeki hayat zirai hayat tarzından daha katı olduğundan ahşabın yerini taş almıştır ve günümüzde madenlerin de işin içerisine girmesiyle yapı inşaasında daha sağlam olan demir ve türevlerinin kullanımı gittikçe artmaktadır.

Genel olarak demir sanayileşmiş ve makineleşmiş modern medeniyette gittikçe büyüyen bir rol oynamaktadır. Şehirler adeta demir yığınına dönüşmekte. Demir kullanımı eski toplumlarda farklılıklar göstermiştir. Pek çok halkta demircilik yapanlar kısmen toplumdan uzaklaştırılmaya veya bir kenara itilmeye maruz kalmıştır. Avrupa ve kimi Afrikalı toplumlarda demirciler bir kenarda tutulmuştur. Hatta İngilizce smith kelimesi demircilik manasına gelirken, blacksmith de demircilik anlamına gelmektedir ki bu manada demirciliğin olumsuz karşılandığını bize gösterir. Bununla birlikte kimi toplumlarda ise demircilik yüceltilmiştir. Hatta tasavvufi teşkilatlara temel teşkil etmiştir. Örnek verecek olursak Türk toplumu bu manada örnek verilebilir.

Bu noktada demirciliğin/demirin hem kutsal bir yönü hemde kötü(black)/aşağı bir yönü vardır. Geleneksel bakış açısı metallerle madencilik “yeraltındaki ateş” ile doğrudan ilgilidir. Bu bağlantıya örnek veren Rene Guenon yeraltındaki ateş “vulcain” ile Kitab-ı Mukaddes’teki Tubalcain adı arasındaki benzerliğe dikkat çeker. Tubalcain bir görüşe göre Kabil’in soyundan gelip demircilikle uğraşan ilk insan diye anlatılır.

Tubalcain

Yararlı yönünü ele alacak olursak demircilik mesleği değişebilmeye/dönüşebilmeye elverişli bir meslektir. Nitekim birçok İslam alimi de demircilik mesleğini icra ederek bu değişimden geçmiştir. Bunun tersine olarak demirin sadece din dışı(profane) kullanımı olduğunda, üst düzeydeki(manevi) ilkelerle kurulabilecek her türlü iletişimi kopardığından sadece “zararlı” yönü ortaya çıkacaktır ve kendisini dengeleyecek her şeyden yoksun olacaktır bu kullanım.

Günümüzde artan demir kullanımında da bu tarz bir kullanım söz konusudur. Bizzat makineleşmenin teorisi ve pratiğinde özellikle yıkıcı olan bu şeytani/aşağı yanı ortaya çıkaracaktır. Transhümanizm konusu burada yerinde bir örnektir. Bu demir kullanımı din dışı (profane) bir kullanım olduğundan ahsen olan insan bedenini bozmaya ve aşağı düşürme çabasıdır. Doğal olarak materyalist birisi (dini farketmez) bu durumdan kuşku duyabilecek bir güce de sahip değildir. Bu zararlı kullanımın ortaya çıkış sebebi sanki bu din dışı tutum sebebiyledir ve dünyaya yararlı niteliklerin kapısını kapamışlar gibidirler.

Bu davranışlarla birlikte hız kazanan Singularity akımıyla insan vücudunun tahrip edilmesi ve nihayetinde Yecüc ve Mecüc’ün tekrardan çıkmasına bir hazırlıktır. Bu hazırlık bahsettiğimiz alt güçleri tekrardan sahneye davet etmekten ibarettir. Alt güçler dememizin sebebi ise sembolizm açısındandır. Yukarıda bahsettiğimiz yeraltındaki ateş kavramını biraz açarsak şamanizmde evren üçe ayrılır. Gök yer ve yeraltı şeklinde ve kötücül ruhlar yeraltındadır. Bu kavramları ayetlerle açıklarsak

“Göklerde ne var yerde ne varsa Allah’ı tesbih ve tenzih eder. O, azîzdir, hakîmdir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).”

HAŞR-1

“Göklerde ne var, yerde ne varsa O’nundur. Bu ikisi arasında olan, yerin altında olan da O’nun’dur.”

TAHA-6

Göklerde ve yerde olanların tesbih ve tenzih ettiği söylenirken Taha – 6. ayette yerin altındakiler için tesbih ve tenzih etmeden bahsedilmemiş. Yani yerin altındakilerin tesbih etmediğini anlıyoruz. Bu manada Yecüc Mecüc de yeraltına ait varlıklardır. Yeraltında zikretmeyenler kategorisinde bulunan Yecüc Mecüc tekrardan zuhur edecektir. Bu zuhur etmede en büyük engel ise seddin delinmesidir.

Yecüc Mecüc ile ilgili hadisi şerifi az çok herkes duymuştur. Seddi delmeye çalışırlar lakin ertesi gün geldiklerinde seddi yine eskisi gibi bulurlar. Sonunda müddetleri dolduğunda ise “inşallah” yarın delersiniz dediklerinde ise seddi bıraktıkları gibi bulurlar ve seddi delerek insanların arasına çıkarlar. Uzunca süredir dikkatimi çeken bir nokta idi buradaki inşallah sözü. Bu konuda yukarıda bahsettiğimiz Yecüc Mecüc’ün yerin altında zikretmeyenlerden olduğunu söylemiştik. İnşallah sözünün yeraltından bir çıkış bileti olduğunu ve oradan yeryüzüne çıkışın ancak zikirle meydana geldiğini düşünüyorum. Yani bu zikir Yecüc Mecüc’ün yeraltından yeryüzüne çıkışı için kullandıkları bir bilet gibidir. İnşallah sözünün tevili bu şekilde olabilir- Allahualem-.

Mitolojiye Bakış -2

Bir önceki yazımızda peygamberler vasıtasıyla indirilen Tek Olan’a inancın zamanla O’na şerikler icat edildiğine değinmiştik. Politeistliğin temelinde tek tanrı inancı yatmaktadır. Genel bakışta en büyük sapma başka ilahlar edinme konusunda olmuştur ki Kur’an-ı Kerim’de en çok geçen konuların başında la ilahe illallah konusu gelmektedir.

Bu manada İslam alimlerinin, bir insana ilahi emir ulaşmasa dahi bütün yaratılanların bir yaratıcısı olduğunu akıl yoluyla dahi bulabileceğine dair görüşler vardır. Hayy bin Yakzan adlı eserde bu konu işlenmiştir. Hatta keşfedildiği söylenen tanrı geni haberlerini de duymaktayız. İnsan ister gen vasıtasıyla, ister sezgi, isterse akıl yoluyla dahi bulabilir.(Burada tanrı geni için şu soru sorulabilir. O geni oraya kim koymuştur?). Bu durumu şöyle de yorumlayabiliriz; ilahi irade “Ben varım ve Beni bulun” demiştir. Zaten bu manadaki hadis-i şerif de şu şekildedir.

“Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim”

Arkeolojik bulguların değerlendirilmesi, bozulmuş, tahrife uğramış inançlar için doğrudur. Söylemek istediğimiz ise aslında tek tanrı inancının olmasıdır ki gözden kaçan nokta burasıdır.Bu konuyla ilgili bir örnek de verilebilir. Günümüzde Ramazan aylarında dağıtılan esma-ül hüsna tablolu imsakiyeler her eve girmektedir aşağı yukarı. Bundan 3000-4000 yıl sonra bu imsakiyeleri yahut bir esmaül- hüsna tablosuna ulaşan kişi, müslümanların bir yaratıcı baş tanrı(deus otiosus) ve yüze yakın tanrıları varmış. Demek ki müslümanlık politeist bir dindir diyecektir. Bunun yanında camii kalıntısı bulsa (Camiilerde Muhammed ve Allah lafzı yazılıdır), müslümanlarda politeizmin yanında birde yardımcı tanrı Muhammed varmış. Muhammed de avucundan sular akıtabilen, göklere çıkıp geri gelebilen, ayı ortadan ikiye bölebilen ve daha birçok olağandışı hal sergileyen başka bir tanrı olmalı yorumunu yapabilir.(Elbette bu verdiğimiz örnek teorik bir örnektir. Bu dinin tahrife uğramadan kıyamete kadar devam edeceği açıkça belirtilmiştir.)

Bu verdiğimiz örnek günümüzdeki arkeolojik bulguların değerlendirme şeklidir. Bu doğruluğunun yanında özü gözden kaçıran bir değerlendirme yöntemdir. Bu sapmalara karşı peygamberler hatırlatma görevlerini yerine getirmişlerdir.

“Yoksa ondan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: “Haydi getirin delilinizi! İşte benimle beraber olanların kitabı ve işte benden öncekilerin kitabı (Hiçbirinde birden fazla ilâh olduğuna dair hiçbir delil yok). Şüphesiz çokları hakkı bilmezler de bu sebeple yüz çevirirler.”

“Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, “Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana ibadet edin” diye vahyetmişizdir.

Enbiya Suresi 24-25

Ayette politeistliğe karşı uyarı yapıldıktan sonra bütün peygamberlerin aynı ilahi mesajı paylaştığı açıklanıyor. Enbiya 24. ayette zikir kelimesi kullanılıyor kitap kelimesi yerine. Yani unutulanı tekrardan hatırlatma manasında. Elbette ibadet şekli değişiklik göstermiştir.

Başka ilahlar edinme konusunda bir diğer husus ise ilk yazıda verdiğimiz Ali İmran 80. ayette melekleri ve peygamberleri ilah edinme konusudur. İnsanların meleklerle vahiy dışında da ilişkileri olmuştur. Bu konuda birçok örnek verilebilir ki, Cebrail(as)’ın Dıhye suretinde gelmesi bu konuda örnektir. Yine Harut ve Marut ile insanlar muhatap olmuşlardır. İbrahim(as)’a gelen iki melek de insan suretinde gelmişlerdir.

“Allah, meleklerden de resuller seçer insanlardan da. Şüphesiz Allah hakkıyla işiten hakkıyla görendir.”

Hacc Suresi – 75

“Eğer onu(Peygamberi) bir melek kılsaydık, yine onu bir adam yapardık ve onları yine içinde bulundukları karmaşaya düşürmüş olurduk.”

Enam Suresi – 9

Ayette meleklerin insanlara görünümü yine bir insan şeklinde olacağından bahsediliyor ki imtihan sırrından dolayı asli suretleriyle görünmemişlerdir. Hacc suresi ayetinde ise insanlara meleklerden de resuller geldiği anlaşılıyor. Hatta bu konuda Nuh(a.s)’a yapılan bir itiraz şu şekildedir; “Allah dileseydi bir melek gönderirdi, biz önceki atalarımızdan böyle bir şey işitmedik.” İki ayetle birlikte meleklerden de insanlara peygamber gelmiş olabilir diyebiliriz-Allahualem-.

Mitolojiye baktığımızda birçok insan suretinde olan kişilerin tanrı olarak zikredilmesi aklımıza bir ihtimali getirmektedir ki zamanında kutlu bir zat(yahut peygamber) olan kişiler sonraları tanrılaştırılmıştır. Elimizde şimdilik yeterli bilgi olmasa da sezgisel bir yaklaşımla Odin’in bir peygamber olma ihtimali yabana atılır bir şey değildir. İlginçtir ki ismiyle birlikte anılan bir gün bile mevcut. Wednesday kelimesi Woden’s day yani Odin’in günü demektir. Bugünlerde tanrı diye zikredilse de peygamber olma ihtimali yüksektir. Zira yukarıda verdiğimiz örnekteki gibi Peygamber Efendimiz(sav)’in 3000-4000 sene sonra yorumlandığı( Muhammed’de(sav) başka bir tanrı) yorumu gibi bir yorumlamaya tabi tutulmuş olabilir Odin. Özellikle Yggdrasill ile ilişkisi ve 8 ayaklı atı bu düşüncemizi kuvvetlendiriyor.

Odin

Bu saydıklarımız dışında da bir takım insanların cinlere sığındığından ayet haber veriyor.

“Doğrusu insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazılarına sığınırlardı da, cinler onların taşkınlıklarını artırırlardı”

Cinn Suresi – 6

İnsanlar Tek Olan’ı bırakıp bir takım cinleri kendilerine ilah edinmişlerdir. Gaybi haberleri manipüle ederek insanları tesir altına almışlardır. Tapınma konusu çok çeşitlilik göstermekte. Yıldızdan Ay’a, Ay’dan Güneş’e, Güneş’ten ateşe, öküze, Sirius yıldızına kadar insanlar çok çeşitli şeylere tapınmışlardır. İhtimal bunların ardında oralara ait varlıklar yahut bir hakikat çarpıtılarak tapınma meydana gelmiş olabilir. Cinlerin semadan haber alması, yıldızların yerine göre yorumlar yapma ve o yıldızlara tapınma(bu konuda hadis var). Ekseriyetle Tek Olan’dan başkasına tapınma hakikatin unutulması ile meydana gelmiş ve başka ilahlar icat edilmiştir.

Mitolojiye Bakış – 1

Mitoloji belirli uygarlığa yada dinsel geleneğe özgü inançları, uygulamaları, kahramanları ve doğa olaylarını aktaran söylencelere verilen genel isimdir. Mitolojinin belirli genel bir tanımı olmamakla beraber saydıklarımız dışında olayları da içermektedir. Mitoloji günümüz insanına çok uzak zamanlardan kalan hatırlardır. Bu hatıralarda geçen doğaüstü varlıklar, türlü türlü tanrılar sebebiyle günümüzde mitolojiye daha çok masal gözüyle bakılmaktadır.

Bu yazı dizimizde mitolojiye genel bir bakış atmaya çalışacağız. Bir takım konulara elimizden geldiğince açıklamalar yapma niyetindeyiz. İlk konumuz tanrı konusu olacak. Mitolojileri incelediğimizde genel olarak politeist dinler karşımıza çıkmakta. Neredeyse her olay için bir tanrı ile karşılaşıyoruz. Deyim yerindeyse ortalığın tanrılardan geçilmediği bir ortam var.

thumbnail_Screenshot_2018-08-24-00-55-50.jpg

Mitolojide öne çıkan inanç sistemlerine baktığımızda dört farklı sistem bulmaktayız. Bunlardan birisi düalizm. Bir iyi tanrının bir de kötü tanrının mücadelesinin olduğu bir inançtır. Zerdüştlük bir düalizm inancı örneğidir. Bir diğeri ise henoteizmdir. Henoteizm ise üç tanrılı bir sistemdir ki günümüzdeki teslise benzer bir yapı teşkil eder. Üçüncü inanç ise monoteizmdir ki Gök Tanrı inancı da buna örnek verilebilir. Sonuncusu ise yukarıda bahsettiğimiz politeistliktir.

Mitolojilerin geneli ele alındığında tek tanrı, yaratıcı bir baş tanrı(deus otiosus) fikri hep korunmuştur. Bunun yanında Güney Amerika’dan Afrika’ya, Orta Asya’dan Japonya’ya bu inançlar sistematik benzerlikler taşımaktadır. Üstelik bu coğrafyalar, birbirinden bağımsız yerlerde ve zamanlarda da olsa sistematik benzerlikler hepsinde göze çarpmaktadır. Günümüzde mitolojideki inançların sistematik benzerliklerini yorumlamada ateist çerçeveden yapılan yorum şu şekildedir. Bir takım benzer sosyo-psikolojik durumlar, benzer konjonktürler insanları tanrı fikrine itmiştir. Aslında bu bakış açısı mitoloji incelemelerinde pek dikkate alınmamaktadır ki olayların ardını açıklamada zayıf bir yorumdan ibarettir. Sadece kenarda kalan bir görüş olarak durmaktadır. Bu fikir bir ilginçlik de taşımaktadır. Benzeri durumların meydana gelmesi ve benzeri sapmalar(düalizm, politeistlik gibi) olması. Benzeri olayların meydana gelmesi bir ilahi iradeye benzeri sapmaların meydana gelmesi de belirli bir saptırıcının varlığına işaret etmez mi?

Bu benzerliklere bakış açımız ise ezeli bir hikmetin var olduğudur. Yani benzerliklere sebep kaynağın Bir olmasıdır. Vahiy aynıdır temelde, değişen ise ortam ve şeriattır. Yeryüzüne indirilen ilk peygamber ve ilk insan Adem(a.s)’dır. Yeryüzüne tek ilah inancı ile gelmiştir ve apaçık, saptırıcı düşman Şeytan da inmiştir yeryüzüne. Adem(a.s) sonrasında peygamber silsilesi devam etmiştir. Ne zaman insanlık yoldan çıkmaya başlamış, peygamberi kavmini doğru yola iletmeye gayret göstermiştir. Konumuz genel hatları ile tanrı olduğundan, insanlar Tek Olan’a şerikler icat ettiklerinde peygamberler kavimlerini yeniden Tek Olan’a yönlendirmiştir. İnsanlık tarihi bu açıdan incelendiğinde özünde Tek Olan’dan yüz çevirip henoteizm, politeizm gibi tahribata uğratıldığı ve şerikler icat edildiği gözlenmektedir. Bu manada yaratıcı, baş tanrı fikri genel hatlarıyla korunsa da şerik icat etme sürekli olarak ortaya çıkmıştır. Zaten Kur-an’ı Kerim de böyle bir ortamda nazil olmamış mıdır?

“Andolsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı hizmetinize kim verdi?” diye soracak olsan mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. O hâlde nasıl (haktan) döndürülüyorlar?

Ankebut Suresi – 61

Lat, Menat, Uzza’ya rağmen Allah’ın yaratıcılığına inanç o dönemde de vardı. Yeniden Bir olana dönme çağrısı Mekkelilere de yapıldı bu manada. Her ümmete peygamber gönderildiği Kur-an’ı Kerim’de geçmekte. Bu mitolojideki bir çok benzerliği açıklamaktadır. Kozmogoni benzerlikleri bu konuda örnek verilebilir.

Günümüzde arkeolojik bulgulardan yola çıkarak o kavmin yahut bölgenin inancı hakkında yorumlar yapmaktayız. Bulduğumuz bulgular itibari ile o dönem peygamberlerinin anlattıklarının bozulmuş haldeki inançlarına işaret ediyor. Zira Mekkeli müşrikler üzerinden yola çıkacak olursak Kabe’nin içi putlarla doluydu ve onlara tapınma vardı. Buna rağmen Allah’a dair bilgileri de var. Öncesinde gelen hanif inancı bırakıp yeni ilahlar icat ettikleri anlaşılıyor. Bu örneğin ışığında Sümerlileri inceleyebiliriz. Sümerliler çok tanrılı inanca sahiptir diye söylenir. Sümerler’de her insanın Deus otious dışında kendine özgü iki tanrısı daha vardır. Dışarıdan bakılınca anlamsız gözüken bu inanca İslam’ın anlattıklarıyla bakınca görüyoruz ki her insanın sağında ve solunda olmak üzere iki melek bulinur Münker ve Nekir. Bu bize şunu göstermektedir ki öncesinde de vurguladığımız gibi vahiy aynı ve değişik zaman ve mekanlarda peygamberler vasıtasıyla insanlara ulaşmıştır. Meleklere tanrı söylemine değinirsek;

“Onun size, “Melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin.” diye emretmesi de düşünülemez. Siz müslüman olduktan sonra, o size hiç inkârı emreder mi?”

Ali İmran Suresi – 80

Ayete geniş zamanlı olarak bakacak olursak insanlar melekleri ve peygamberleri ilahlar edinmişlerdir ki ayette buna karşı bir uyarı vardır. Bu ayetle birlikte şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Sümerliler Tek Tanrı inancına sahiptirler lakin zamanla yeni ilahlar edindiler ve politeistlik baş gösterince dinlerini tahrife uğratmışlardır. Bu tahrif birçok yerde göze çarpmaktadır. Önümüzdeki yazıda bu tahrifleri incelemeye devam edeceğiz.

*Not: Yazı vesilesiyle bütün okuyucu ve yazarlarımızın Kurban bayramını tebrik ederim.

Sicim Teorisi – 3

İlk iki yazımızda vurguladığımız nokta sicimlerin esir olmadığına dairdi. Burada basitçe tekrar vurgulayacak olursak cevahir-i fert yani atomu meydana getiren en küçük ferdin arasındaki ipin aynı olduğunu söylüyor Üstad. Bugün atomun aynı iplerden meydana geldiğini Sicim Teorisi söylüyor. Kabaca bu şekilde anlaşılabilir. Esir siciminde altında bir konumda bulunmaktadır. Bu konuya değinmemizin sebebi bir okuyucumuzun konuyu pek anlaşılır bulamamasından dolayıdır. Bunun sebebi konunun kötü anlatılmış olması da olabilir. Kötü anlatım için kusura bakmayın. Bir önceki yazıda başladığımız listedeki esma ilişkilerine devam edeceğiz. Bu sebeple oluşturduğumuz listeyi tekrardan paylaşacağız.

“Enva bütün Erkanıyla La Rabbe illa Hu

Erkan bütün Azasıyla La Malike illa Hu

Aza bütün Eczasıyla La Müdebbire illa Hu

Ecza bütün Cüziyatıyla La Mürebbiye illa Hu

Cüziyat bütün Hüceyratıyla La Mutasarrıfe Fil-Hakikati illa Hu

Hüceyrat bütün Zerratıyla La Nizame illa Hu

Zerrat bütün Esiriyle La ilahe illa Hu “

Listemizdeki esma ilişkisini incelerken aşağıdan yukarı veya tersi şeklinde değil dikkat çekmek istediğimiz maddelere göre inceleyeğiz. Cüziyat bütün hüceyratıyla La Mutasarrıfe Fil-Hakikati illa Hu diye şehadet eder. Kuark ve elektron seviyesi olarak ele aldığımız hüceyratlar O’ndan başka Mutasarrıf yoktur; gerçekte Allah’tan başka idare eden ve yöneten yoktura şahitlik ediyorlar. Bu konunun açılımı yine Risalelerde zikredilmiş ve zerrede tasarruf edemeyenin alemde tasarruf edemeyeceği anlatılmıştır. Durum hakikatte de bu şekildedir elektronu döndüremeyen gök cisimlerini hiç döndüremez. Bir sonraki cüziyat La Mürebbiye illa Hu diye olan şehadeti ilan eder. Proton, nötron seviyesi ile ilişkilendirdiğimiz cüziyatta ise Mürebbiye esması okunuyor. Terbiyeci, terbiye eden manasındadır Mürebbiye esması. Protonları nötronlarla bir arada tutan. Ecza ise moleküler seviyeyle ilişkilendirilmişti ve Müdebbir esmasına şahit ecza seviyesi. Müdebbir tedbir alıcı, zararları giderici ve neticesinde faydalar sağlayan manasındadır. Buna örnek su molekülü verilebilir. İki yakıcı elementin birleşmesiyle yakıcılığı gideren suyun meydana gelmesi gibi.

thumbnail_Screenshot_2018-08-12-15-50-30-1
Su Molekülü

Aza ise Malik isminin şahidi. Malik mülk sahibi anlamındadır. Azayı madde ile ilişkilendirmiş ve maddeden insanın organına kadar geniş bir yelpazede değerlendirilebileceğinden bahsetmiştik bir önceki yazımızda. Burada listemize göre eşyanın/mülkün oluşumunu incelersek(bunu suyun oluşumu gibi de düşünebiliriz örnek açısından) Allah önce nizam koyuyor. Sonrasında bu nizamında tasarrufta bulunuyor. Tasarrufundakini terbiye ediyor. Terbiye ettiğine tedbir alıyor, zararlarını gideriyor ve nihayetinde madde/mülk(su) meydana geliyor ve meydana gelen maddeler dağılmadan sevki ilahi ile emirber bir askere dönüşüyor. Deyim yerindeyse Allah’ın mülküne kayıdı yapılıyor ve Malik ismine şahitlik ediyor.Aza seviyesinin maddeden organlara kadar genişliğinden bahsetmiştik ki insan kendi organlarına malik değildir. İnsan bu esmayı kendi üzerinden bu esmayı kolayca okuyabilir.

Zerrat seviyesindrki zikredilen esma La Nizame illa Hu. Yani O’dan başka nizam koyan yoktur. Zerratların sicimlerden meydana geldiğini belirtmiştik. Sicimler titreşen küçük ipliklerdir. Yani burada şöyle söyleyebiliriz Yaradan’ın nizamı titreşim üzerine kuruludur. Bu titreşim için kainatın senfonisi de denilmiştir. Peki bu titreşimin kaynağı nedir? Elbette bütün herşeyin kaynağı Allah’tır. Burada dikkat çekmek istediğimiz nokta bu senfoninin kaynağı nedir? Sorunun cevabını Kainatın musikisi ve Ainulindale ve Sicim Kuramı yazılarında aranabilir. Biz devam edecek olursak, erkan seviyesini insanlar, hayvanlar, bitkilerle iliskilendirmiştik. Erkan seviyesinin esması ise Rab esmasıdır. Bu nokta hayli ilginçtir. Yani bir bakıma Rab’lik burada başlıyor. Yanlış anlaşılmasın esirinden sicimine, molekülünden atomuna hepsinin yaratıcısı Allah’tır. Vurgulamaya çalıştığımız şey ise kulluk-Rab ilişkisi. Yani esirden başlayıp sicime oradan kuarka elektrona ondan sonrasinda atomlara maddeye ve azaların bir araya gelmesiyle bu sürecin devamı bitki ve hayvanlar ve nihayetinde bütün bunların meyvesi olan ve popüler deyimle atomlardan oluşan insan kulluğa muhatap oluyor (hayvanlar ve bitkiler içinde aynı süreç geçerlidir sadece vurgudan dolayı insan öne çıkartılmıştır.).

Şimdiye kadar değindiğimiz kısımlar sürecin madde boyutundaydı. Oluşturduğumuz halkalarla maddenin oluşumundan canlı varlıklar olan bitkiye, hayvana ve insana olan sürece baktık ama burada merak ettiğimiz bir soru var.

“ Canlı demir (sadece örnek olması bakımından) atomuyla cansız demir atomu arasında ne fark vardır?”

Soruyu açarak bir sonraki yazımıza devam edeceğiz…